28 Ocak 2018 Pazar

Ölüm Boşluğu / Firkan Gülaydın




Ölmek çok basit bir eylemdir. Saliselik bir olay. Bir araba kazası, yüksekten düşme, kalp krizi gibi veya doğal ölümü beklemeyip kendi sonlarını kendi yazanlar; bileklerini kesilip kanın fışkırarak boşalmasını izleyenler, iple kendini asanlar ya da en çok popüler olanı, ilaçlar ile yaşamlarına son verenler. Hepsi çok basittir. Peki ya ruh bedeni terk etmemiş ve içindeki karanlıkta hala yönünü ararken bir başkası tarafından ölüm boşluğuna bırakılmak?

Önce biri gelir, tüm merhameti, ilgisi ve sevgisi ile. Sana kucak açar, sevmeyi öğretir. Ki sevmek bana göre becerilmesi en zor meziyettir. Onu sevmek, at üstünde çimlerin üzerinde koşmayı sevmen gibi değildir, en sevdiğin arkadaşlarınla kamp ateşi başında gitar çalman gibi de değildir! Otobüs yolculuklarında pencere kenarını, kar yağarken sırtında battaniye ile ada çayı içmeyi sevmen gibi de değildir. Onu sevdikten sonra; ötekileşir tüm sevgilerin. Onu sevmek; okyanusun dibinde saatlerce kalıp sonra oksijene kavuşmak gibi bir şeydir. Ona sarılmak; günlerce su içmeyip sonra dudaklarının suya dokunduğu o an gibi paha biçilmezdir.

Öfkelerinde ötekileşir;

Dünya’yı yaşanmaz hale getiren canilere öfkelisin biliyorum, sokak hayvanlarına eziyet edenlere de. Okulunun uzamasına sebep olan hocanın tüm parmaklarını tek tek – bundan büyük biz haz duyarak – kesmek istersin, pazar sabahı matkapla duvarı delen üst komşunun beynine o matkabı saplamak istemen gibi. Yerlere izmarit atan zavallıları benzin döküp yakmak istiyorsun. Ama onu sevmeyi öğrendikten sonra öfkelerin bile başkalaşır.

İlk olarak, sabah sizi ayıracak olan o alarm seslerinden nefret edersin, sonra ayrı yönlere gittiğiniz o metro istasyonunu yerle bir etmek istersin. Yemek yaparken sevdiğinin elini kesen bıçağı, onun canını yakmaya yeltenecek diğer tüm nesnelere ibret olsun diye günlerce cezalandırmak istersin. Sırf bir damla göz yaşı döktü diye o duygusal filmlerin senaristlerini yok etmek istersin!

Ve işte;

Sana sevgi sunan, tutkuyla dokunan, sevişirken ruhlarınızın birleştiğini hissettiğin o kişi bir akşam gider. Ansızın, yüzsüzce seni terk eder! O an keşke onu ölüm almış olsaydı diye bilinçsizce iç geçirirsin. Çünkü; o zaman bu sancı daha katlanılabilir olurdu. Hissettiği son beden seninki ve kalbinde ki sevgi yalnızca sana ait olurdu. Ama şimdi başka bedenler, başka hayaller var. Hastalandığında bir başkasını iyi edecek, onun kahvesini nasıl sevdiğini bilecek!

İşte terk edilişten sonra ölüm sandığımız o boşluğun temelinde bu yatıyor. Artık onun Dünya’sının merkezi sen değilsin, şarap kadehi senin için kalkmayacak!

Sonra yalnızlık çökecek, odana, ruhuna, sokaklarına. Yalnızlık bir tercih olduğu zaman eşsiz bir hazinedir ama başkası tarafından buna maruz kalındığında katlanılması zor bir acıya dönüşür.

Ve bu ölüm boşluğu günahlara açılan da bir kapıdır aynı zamanda.

Çok şeye şahit oldum. Ne dudaklar öldü, ruhsuz öpüşmelerin ardından, kendi mezarını kazarcasına. Ne bedenler küstü, intikam alırcasına başka tenlerle sevişen. Ne düşler öldü. Ne adamlar vazgeçti sevmekten. Ne kadınlar bir daha açmadı topladığı saçlarını.

Ve sen içinde olduğun o karanlıktan bir çıkış deliği ararsın, bazen sırf içeriye güneş ışığı girebilsin diye hislerinde koca bir delik açarsın, kalbini delersin. Vicdanını hafifletecek sebepler aramaya başlarsın, başka bedenlere ihtiyaç duyarsın. Başka nefesleri teninde hissetmek istersin, yeninden inanmak uğruna aslında daha çok bataklığa saplanırsın. Ve sana sevmeyi öğreten o kişi son bir şey daha öğretir; aşk giderken, her daim getirdiğinden fazlasını sökerek götürür.

Ölüm bir tercih olduğunda hoş karşılanabilir ve kutsaldır. Ya Tanrı’nın eliyle olmalı bu ya da kendi irademizle. Ama bir başkası tarafından terk edildiğimiz zaman o boşluğu ölüm sanacak kadar aptal bir durumun içine giriyor ve yaşamak eylemini zamanın kucağına bırakarak erteliyoruz. Hayatımızdan, ruhumuzdan, bedenimizden, vicdanımızdan çalarak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder